Haber Detayı
09 Nisan 2019 - Salı 07:18 Bu haber 5957 kez okundu
 
Zindan da iki hece anne de
Bulunduğumuz koğuşun hemen yanında, başka koğuşlar da olduğunu öğrenmiştik. Avluya çıkıp tanıştık. 20’li yaşlarının başında, Afyonlu bir genç kız kendini tanıttı önce. Merhaba, dedi. Ben Kader. 40 gün oldu, memleketimden buraya getirileli. Ardından başladı cezaevi ile ilgili bilgiler vermeye.
YAŞAM Haberi
Zindan da iki hece anne de

Bulunduğumuz koğuşun hemen yanında, başka koğuşlar da olduğunu öğrenmiştik. Avluya çıkıp tanıştık. 20’li yaşlarının başında, Afyonlu bir genç kız kendini tanıttı önce. Merhaba, dedi. Ben Kader. 40 gün oldu, memleketimden buraya getirileli. Ardından başladı cezaevi ile ilgili bilgiler vermeye.

O, yemeklerde sıklıkla çıkan pilavdan bahsededursun, benim aklım 40 gündür burada oluşuna takılmıştı. Aman Allah’ım, dediğimi hatırlıyorum içimden. Bu zindanda, yavrularımdan ayrı 40 gün nasıl geçer?

Tanışma faslı bitmiş, avlu kapısı kapanmıştı. Bulunduğumuz koğuşta ne kitap ne radyo ne tv ne saat ne buzdolabı, hiç ama hiçbir şey yoktu. Gözaltına alındığım esnada yanımda olan Kur’an-ı Kerim’e de el konulmuş, o dahi verilmemişti. Kitap yasağı kalktığında ise koğuşa giren ilk kitap, o Kur’an-ı Kerim olmuştu.

Günlerimiz, cezaevi şartlarına alışmaya çalışarak geçiyordu. Aniden açılan koğuş kapısından sert bir ses “Size mektup hakkı yok!” diyordu. Şaşırıyorduk. Demek ki mektup hakkı diye bir hak varmış burada, ama bize o da yokmuş. Tekrar açılan kapıdan infaz koruma memuru sesleniyordu “Size telefon görüş hakkı yok!” Yine öğreniyorduk ki, böyle bir hakkımız daha varmış aslında. İçinde bulunduğumuz durumu anlamlandırmaya çalışan, dışarda bıraktıklarının özlemi ile yanan,  kalbini yalnızca Her Şeyin Sahibi’ne açan 14 kişiydik koğuşta.

Namaz vakitlerini tayin etmek için saatin bile olmadığı, 35 m2lik alanda; güneşin ışıklarının düştüğü yerleri hesaplamakla geçmişti, ilk 15 günümüz.

Ne bir ses ne bir seda duyulurdu. Gurbet elde ezan sesine hasret kalmışlarla, kör kuyularda merdivensiz bırakılmışlarla, birdi kaderimiz şimdi. Yine de en içten yakarışları orada gördüm. En samimi  namazlarımı orada eda ettim, diyebilirim gönül rahatlığıyla.

Yaşadıklarımız hiç kolay değildi. Herkesin imtihanı kendine ağırdı.

Fakat, içerde bebeği ile kalan bir anne olmak zorlardan da zordu.

Günler sonra, koğuşa Ayşe Melek getirilmişti. 14 aylık yavrum artık annesinin kaderini paylaşacak, ağaçsız, çiçeksiz, topraksız, gökyüzüne bir bütün halinde bakamadan günleri ucu ucuna ekleyecekti. Ek gıdaya, cezaevi yemekleri ile başlayıp, yürümeyi beton zeminde öğrenecekti.

Ben, yavrumla birlikte daracık bir ranzayı paylaştığım gecelerden birinde, bir ses duyuldu yan koğuşlardan önce. Düştü, diye bağırdı sesin sahibi sanki. Tüm koğuş uyandık. Telaşla gelen seslere kulak kesildik. Fakat pek bir şey duyamadık. Gece saat 00.00’ı çoktan geçmişti. Kötü bir şey oldu, biri merdivenlerden düştü zannederek, oturup dua ettik onun için. Fakat ertesi gün avluya çıkınca öğrendik, kimsenin başına kötü bir şey gelmemiş.  Gecenin o vaktinde, eşi de kendisi gibi tutuklu olan bir arkadaş, tahliye edilmiş. Herkesin uykuda olduğu saatte, kimi kimsesi olmayan bu şehirde ne yapmış, ne etmiş, nerelere gitmiş bilemedik. Kendisinden bir daha haber alamadık. Ama ben o günden sonra, her gece tahliye olurum umuduyla geceyarılarına kadar beklediğimi unutamam.

Üç çocuklu bir anne olarak aklım, dışarda bırakmak zorunda kaldığım evlatlarımdaydı.  Ortancam, bensiz ilkokula başlamış. Kalem tutmayı, okumayı yazmayı öğreniyordu yavaş yavaş. Büyük kızım, içine kapanmış, pek konuşmuyormuş kimseyle. Onları düşündükçe bir kor genzimi yakar, burnumun direği sızlar. Gözyaşı dökerdim, ince ince.

Hiç unutmam bir seferinde, kapalı görüşe gelen eşime: Çocuklar kızartmayı çok sever, babaannelerine rica et de benim adıma, yavrularıma kızartma yapıversin olur mu? demiştim. Eşim onca koşuşturma arasında bunu  annesine söylemeyi unutmuş. Ertesi gün uyandığında mutfaktan gelen kızartma kokusunu duyunca hatırlamış. Şaşırıp kalmış bu duruma. Onların evimizde kızartma yedikleri gün, hiç adeti olmadığı halde, cezaevinde bize de menüde kızartma çıkmıştı. Çok mutlu olmuştuk o gün. Biz, Rabbimizden gelen bu ikramları orada o kadar çok yaşadık ki. En umutsuz anlarımızda, ‘bizi burada unuttular galiba’ diye düşüncelere daldığımızda, O(cc) hiç kimsesiz koymadı bizi. Daima esirgedi. Korudu. Bir inayet altında olduğumuzu htik daima. Sekine inmiş kalplerimizle, dua ederdik hıçkıra hıçkıra.

İçerdeyken, bir tatlı kaşığını 3 anne dönüşümlü olarak kullanır, çocuklarımıza yemeklerini sırayla yedirmek zorunda kalırdık. Yönetimin bizim için verdiği ince tenekeden yapılmış kaşıklar,  bizim ağzımzıı bile yemek yerken keserken; minik yavrulara o kaşıklarla yemek yediremezdik.

Bazen bebek bezi bulamaz, bazen ip gibi akan sıcak su ile dakikalarca çamaşır yıkamak için beklerdik. Çocuklara, içeriye bin zahmetle kabul edilen görülmüştür damgalı kitaplardan, çok hikayeler okur, henüz dış dünyayı yeni öğrenmeye başlayacak olan yavrularımıza; kuşu, çiçeği, böceği, evi, arabayı anlatırdık uzun uzun.

Sabah ve akşam sayımlarında, uyusalar dahi uykularından uyandırılıp ortak yaşam alanındaki sayıma katılırlardı minik hasret bekçileri, anneleri ile birlikte. İsimlerimiz ile isimleri okunur, sayılırlardı tek tek.

Binlerce kadın ve yüzlerce bebek her gün bunları yaşarken, anlatmasam nereden bilinecek gerçekler? Ben sussam, tarihler bu zulmü nasıl yazacak? Çocuklarımız yaşananları nerden okuyacaklar?

Takvimlerin 9 ay dediği, bana 9 yıl, 9 asır gibi gelen mahkemesiz öylece geçen günlerden sonra. Nihayet beklediğimiz gün gelmiş, suçsuz olduğumuz anlaşılacak umuduyla, aynı dosyadan yargılandığımız 5 koğuş arkadaşım ve 3 çocukla, adliyeye doğru yola çıkmıştık. Cezaevinden alındığımız ring aracına bindirilirken, askerin ellerime taktığı kelepçeyi, kucağımda çocuğum olduğunu gören komutanı çözdürmüş. Daracık kutu gibi havasız bölmelerde adliyeye doğru yola çıkmıştık. İlk kez mahkeme salonu görenlere özgü bir hissiyatla, hakimin de kadın olduğunu görmemle heyecana kapılmış ve hakime hanım bizi anlar, suçsuz olduğumuza kanaat eder, diye düşünmüştüm.

Bir Kur’an-ı Kerim kursunda öğretici olmak ve malum bankada 1500 liralık hesabım olması dışında bir suçum(!) yoktu. Daha vahimi, bunların suç olma ihtimali yoku. Ya da ben öyle sanıyordum.

Uzun süren mahkeme boyunca, Ayşe Melek dedesi ile dışarı çıkmış. İlk kez kitaplardan adını öğrendiği, ardından adliyenin bahçesinde canlı olarak karşılaştığı ağaçları görünce, çığlık atmış. Hızla giden araçların ardından koşmak istemiş. Bol bol toprağa basmış. İnsan kalabalığını görünce hem ürkmüş hem şaşırmış.

Karar için ara verilmiş. Tekrar hakim karşısına geçmiştik ki, mahkeme başkanının ‘Şu dosyayı ayırın’ dediğini işittim. O an içim cız etti. Anlamıştım. Ardından gereği düşünüldü ve karar yüzlerimize okundu. Her birimiz şaşkındık. Ben, gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Zavallı eşim ise mahkeme salonundan dışarı çıkmış, haykıra haykıra ağlıyordu. Onu o vaziyette görenler, bu adamın karısına bir şey oldu içerde, demekten kendilerini alamamışlar. Daha sonra öğreniyorum.

Sevinemediğim hatta gözyaşları ile karşıladığım karar, benim tahliye kararım, kardeşlerim diyebileceğim arkadaşlarımın ise tutukluluk kararları idi.

Nasıl sevinebilirdim ki, evime gidip yavrularıma nasıl sarılırdım onları orada bırakarak?

Dönüş yolunda, ring aracına tahliye olmuş halde bindiğimde, araç komutanı çocuğumla beni öne oturtmuştu vicdanlı davranarak, yasak olduğu halde.

Ben, araçtaki kameradan, bir tabut misali kapatıldıkları daracık bölmelerden izliyordum arkadaşlarımı. Uzun bir zaman sonra dışarıyı izleme imkanım varken ve utancımdan arkadaşlarımı yalnız koyma düşüncesinden bakamamıştım camdan dışarı bile.

Sonrası mı? Tahliye haberi,  bayram sevinci gibi karşılanır içerde. Her eşyamı bir arkadaşıma hediye ederek, bir tek o günlerin şahidi Kur’an-ı Kerim’imle çıktım diriler mezarlığı denilen koğuşumdan arkama baka baka.

Şimdilerde, benim yokluğumda eşimin gözyaşları içinde dua etmekten yıprattığı seccademiz ile yanyana duruyor medrese görmüş Mukaddes Kitabım.

Ez-cümle: “Gelimli gidimli, son ucu ölümlü Dünya” onu isteyenlerin olsun, bana alnımdan öpen seccadem ve zor günlerimin dayanağı kitabım yeter vesselam.

TR724 FATMA BETÜL MERİÇ

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Zindan, da, iki, hece, anne, de,
data-ad-slot="1957129754">
Yorumlar
Haber Yazılımı